Alper Tüydeş’le söyleşi

GÜNDEM (KH) - Rabia FİDAN | 08.06.2026 - 16:56, Güncelleme: 08.06.2026 - 16:56 3350 kez okundu.
 

Alper Tüydeş’le söyleşi

Karacabey’in değerlerini daha yakından tanımak ve şehrimize bir bellek oluşturmak adına başlattığımız söyleşilerin ilkinde doğa fotoğrafçısı, uluslar arası bir üne sahip olan Alper Tüydeş’i konuk ettik. Kuşlar, doğa ve Karacabey’in zenginlikleri adına yıllardır sürdürdüğü mücadelesini bir de O’nun ağzından dinledik. Sosyal medya kanallarımızda video içeriğiyle de yer alan söyleşide, Alper Tüydeş’in samimi ve içten anlatımlarıyla verdiği yanıtları ilginize sunuyoruz.

Kendinizi tanıtır mısınız? Alper Tüydeş kimdir? 1989 Karacabey doğumluyum. Karacabey'in aslında bana çok şey kattığını, bu şehirde kendimi geliştirdiğimi düşünüyorum. İlk, orta ve liseyi Karacabey'de tamamladıktan sonra üniversite eğitimim için Hatay'a gittim. Hatay'da Mustafa Kemal Üniversitesi’nde okudum.        Öğrencilik yıllarımda gazetecilik alanında küçük provalar yapmaya başladım. İlk adımlarımı Karacabey'de attım. İlk çalıştığım yer Karacabey Haber Gazetesi oldu. Sonrasında diğer gazetelerde de çalıştım. O dönemde Karacabey Haber Gazetesinin bir radyosu da vardı; Karacabey FM'de de program yaparak hem ekran önünde hem de o tarz şeylerde ilk pratiklerimi yapma imkânı bulmuştum.       Üniversite için Hatay'a gittiğimde orada da figüran olarak kamera önünde çeşitli setlerde bulunma imkânım oldu. Hatay bana gerçekten çok şey kattı; onu ikinci memleketim olarak görüyorum. Orada öğrencilik hayatında tek başıma geçirdiğim yıllar boyunca hem iş hem okul hem de kendi başıma bir şehirde yaşama deneyimi edindim. O şehrin bana kattığı çok güzel değerler oldu ve çok kaliteli bir çevre oluşturdum. Oradan ayrılmadan yaklaşık bir yıl kadar önce HRT Akdeniz'e program yapma imkânı bulmuştum. Orada edindiğim çevre ve tecrübeyle döndükten sonra da kendimi bu yolda geliştirmeye devam ettim.       Aslında hiçbirini önceden planlamadım; hayat beni nereye getirdiyse ben de o yolu yaşadım. Fakat bulduğum her fırsatı değerlendirmeye çalıştım. Fotoğrafçılığa nasıl başladınız?     Fotoğrafa olan merakım oldukça eskiye dayanıyor. Karacabey Haber Gazetesi'nde çalışırken, o zamanki maaşımla ikinci el bir profesyonel makine almıştım. İlçedeki yerel gazeteler o dönemde dijital makineler kullanıyordu; ben ise direkt profesyonel makineyle başlayınca biraz farklı bakılıyordum. 'Senin makinen daha güzel' gibi yorumlar alıyordum ve bu beni fotoğraf yönünde daha da geliştirmeye sevk etti.        Aslında ilk fotoğraflarımı Aydın (Fidan) abinin makinasıyla çekmeye başlamıştım. O makine yıllar sonra bozuldu; onu tekrar gördüğümde ilk makinemi geri alabileceğimi öğrendim ve hâlâ evde saklıyorum. Nihayetinde fotoğrafçılık benim için evrilmeye başladı. Yaşadığım şehri sevmem ve onun doğal ile tarihi güzelliklerini merak etmem nedeniyle Karacabey'i baştan sona fotoğraflamaya başladım. Sergi deneyimleri ve yaban hayatına olan ilgimle birlikte doğa fotoğrafçılığına yöneldim ve bugünlere geldim.       Yaptığım pek çok işte Karacabey'i doğrudan ya da dolaylı olarak dahil etmeye çalışıyorum her seferinde. Adem Amca ve Yaren hikâyesini nasıl keşfettiniz?        Yaren'in hikâyesi, her yıl kendini yenilemesi ve güncellemesi sayesinde benim en iyi tanıdığım hikâye hâline geldi. Tabii insanlarla duygusal bir bağ da kurdu bu hikâye. Başlangıçta bir orman büyümesi gibi gelişti; gazeteler, başka yayınlar ve belgeseller geldikçe benim dışımda da yeni insanlar bu hikâyeye dahil olmaya başladı. Ama her yıl Adem Amca ile Yaren'in gelenekselleşen fotoğrafını çektiğim için bu hikâye benimle özdeşleşti ve benimle devam eden bir hikâye gibi oldu.        Karacabey'deki çıkış noktası şöyle oldu: O dönemde belediyede çalışırken kültürel faaliyetler kapsamında meyve festivalinin hazırlıkları için köye gitmiştim. Köyde otururken gazetecilik tecrübemden yararlandım; insanların neyi okumak istediğini biliyorum ve hikâyeleştirme konusunda bu geçmişim bana büyük bir ayrıcalık kattı. Hikâyelerimi genellikle ormanda değil; köy kahvelerinde, çobanlarla, sahadaki insanlarla, çiftçilerle görüşerek buluyorum.       Köy kahvesinde otururken Eskikaraağaç'la ilgili şöyle bir hikâye duymuştum: Küçük bir kız çocuğunun evinin balkonunun karşısındaki çatıya bir leylek yuva yapmış. Kız her gün leyleği dal taşırken izlemiş; hayvanın bu çabasına acımış ve 'Ben çatıya birkaç dal atsam, oradan alır mı?' diye düşünmüş. Birkaç dal atınca leylek o dalları gerçekten alıp yuvasına koymuş. Bunun üzerine çocuk dışarıdan bir sürü malzeme toplayarak çatıya atmış ve leylek yuvayı çok hızlı tamamlamış. Bu güzel, efsaneleşmiş, anonim bir hikâyeydi.        Bunun gibi başka bir hikâye çıkar mı diye leylek köyünün kahvesinde oturanlarla sohbet ediyorduk. O sırada karşımda Adem Amca vardı. Adını bilmediğim hâlde o konuşmaya katıldı ve 'Sabah kayığıma kondu' dedi. 'Nasıl yani?' dedim. 'Her sabah geliyor, kayığıma konuyor. Beş yıldır böyle devam ediyor' dedi. O an inanmamıştım. Sabah erkenden gittim ve gördüm. İlk bir iki yılında hikâye sadece 'Adem Amca ile bir leylek' gibiydi. Sosyal medyada paylaşmaya başladım; hikâyenin güzel olduğunu biliyordum ama yeterince duyulmadığını da gördüğüm için üzerine sık sık düştüm.       İlk yıllarda Bursa ve Karacabey'deki Facebook arkadaş kitlem ve yerel gazeteler aracılığıyla duyuldu; ama çok geniş bir kitleye ulaşmıyordu. Ancak hikâye her yıl kendini yeniledikçe, duyuldukça, daha çok insana ulaşınca kartopu gibi büyüdü. Bugün milyonların takip ettiği bir hikâyeye dönüştü.       Şimdi hikâye şöyle işliyor: Hayvan altı ay burada kalıyor, altı ay Afrika'ya göçe gidiyor. Ama yokluğu süresince Adem Amca'yı unutmuyor ve baharda geri gelince tekrar o kayığa konuyor. Bazıları 'Onu besliyor da geliyor' diyor ama hikâye öyle değil. Burada dikkat edilmesi gereken şu: Koca köyde bu hayvan neden tek bir adamdan yardım istiyor? Çünkü o adamdan zarar gelmeyeceğini biliyor. Leylekler genellikle köy merkezlerindeki çatıları tercih eder; bunu yardım aldıkları için değil, yırtıcılardan korunmak için yapar. Bu hayvan da o güveni Adem Amca'da bulmuş. Yaren ismini nasıl buldunuz?        Dördüncü ya da beşinci yılına geldiğimizde hikâye büyümeye başlamış, insanlar leyleği merak eder hâle gelmişti. Hatta köye gelip görmek isteyenler de ortaya çıkmıştı. Bir gün o zamanki muhtar Rıdvan Abi, Adem Amca ve ben üçümüz oturup konuşurken dedim ki: 'Bu hikâye artık büyüdü, insanlar merak ediyor. Bir isim bulalım, bu hayvanı bir isimle tanıtalım.' Muhtar Rıdvan hemen atladı: 'Yaren'den güzel isim var mı? Yaren, dost demek.' Başka bir isim aramadım bile. O sırada cinsiyetini de bilmiyorduk; ama Yaren hem erkek hem dişi leyleğe yakışır dedik ve öyle kaldı. Sonradan erkek leylek olduğu ortaya çıktı; buna rağmen ismi değiştirmedik. Bu hikâye Karacabey'e ne kazandırdı sizce?      On beş yıl boyunca Yaren hem doğadaki misyonunu yerine getirdi hem de insanlara çok güzel şeyler kazandırdı. Bir kere, yıllarca leylek festivaliyle anılan köy artık bu hikâyeyle de anılmaya başlandı ve dünya çapında tanındı. O köyde beklenen ve istenen eko-turizm hareketi bu hikâye sayesinde ortaya çıktı ve gelişti.        Bunun ötesinde pek çok insana leyleklerin her yıl kolayca göç eden sıradan bir hayvan olmadığını gösterme imkânı bulduk. Göç sürecindeki zorlukları, yuvalarını korumak için saatlerce bekleyişlerini, kıtlık ve su sıkıntısı dönemlerini yakından gören insanlar oldu. Canlı yayınları takip edenler gördü ki leylekler sandıkları gibi gelip geçen hayvanlar değil. Yaren bu anlamda büyük bir farkındalık yarattı ve biz de bunu kullanarak ilerlemeye çalışıyoruz. Yaren'i sadece bir maskot hâline getirmek yerine, onun şöhretini insanlara kuşların ve doğanın sorunlarını anlatmak için bir araç olarak kullanıyoruz. Karacabey Longoz Ormanı'nı tanıtma sürecinden bahseder misiniz?     Longoz, insanların genelde uzak durduğu, tenha ve bataklık olarak bildiği bir yerdi. Ben oraya balık tutmak için gidiyordum, hatta ilk zamanlarda avcılık da yaptım. Fakat yaban hayatı fotoğrafçıları ve kuşçular bu alana ilgi gösterdikçe oradaki canlı çeşitliliğini görmeye başladım. 'Bu kadar kuş bir yer seçiyorsa burası ayrıcalıklı bir yerdir' dedim.      Karacabey'in longozunu tanıtmak hem bu bölgeye değer katacak hem de dikkat çekecekti. Örneğin Yeniköy'de sezon normalde Haziran'ın 15'inde okullar kapandıktan sonra başlar, Ağustos ortasında biterdi. Oysa longoz sayesinde o bölgeye insanlar mart ayından itibaren gelmeye başladı ve esnaf mart ayında kepenk açmaya başladı.      Tabii ilk başta bana karşı çıkanlar oldu. 'Sen 40 yıllık bataklığı bir şeymiş gibi anlatıyorsun' diyenler vardı. Bazı arkadaşlar bir süre küstü bile. Fakat yaptığımın karşılıksız, tamamen o bölgeye fayda sağlamak amacıyla yapıldığını zamanla anladılar. Bugün bana karşı çıkanlar arasında oradan ekmek yiyenler var. Kayık turu yapan Kemal ve Muhammet oraya adeta yalvararak, 'Bak burada güzel bir turizm var, siz de bu fırsatı değerlendirin' diyerek başlattık.         Köylülere şunu anlatmaya çalıştık; Geleneksel yöntemle hayvancılık yapıyorsunuz ve bu doğaya katkı sağlıyor. Oradaki koyun, keçi ve büyükbaş hayvanlar bazı otları yiyor; bu hayvanlar olmasa o otlar ormanın altını kapatır. Ayrıca gübre böcekleri ineklerin dışkısıyla besleniyor; bu böcekler toprağı işleyerek hem temizliyor hem de bitki tohum çeşitliliğini artırıyor. Ormanın gerçek mimarlarından biri hayvancılık faaliyetidir. Zamanla köylüler bunu anladı. Bugün hızlı araçları uyarıyorlar, silahlı ya da mangal yakanları ihbar ediyorlar. Bu, o bölgenin korunması için en temel unsur.         Sonuç olarak Türkiye'ye ve dünyaya 'Karacabey Longozu diye bir yer var' mesajını verdik. Kaçak avcılık faaliyetleri büyük ölçüde azaldı. Turizm sezonu artık mart ayında başlıyor, ekim sonuna kadar uzuyor; yaklaşık altı aya çıktı. Bunu bilmeyen insanlar da var tabii, ama bilenler de var. Meteor Yağmuru etkinliğini nasıl başlattınız?        Yıldız gözlemi konusunda profesyonellerin ilgilendiği gruplar vardı ama herkesin katılabileceği, ekipmansız bir araya gelip gözlemleyebileceği bir etkinlik fikri oluştu. 'Hadi gelin, meteor yağmurunu birlikte izleyelim' dedim. İlk senesinde bin kişi geldi ve ben şok oldum. O kadar insanın bu tür bir etkinliğe katılacağını beklemiyordum. Oraya gelenler bu işin değerini bilen insanlardı ve bu sayede aldığımız destekle etkinliği beş yıl boyunca sürdürdük. Beşinci yılında 20.000 kişiye ulaştık; bu kişilerin yüzde doksanı Karacabey dışından geldi.        Antalya'dan, Diyarbakır'dan, Trabzon'dan gelenler oldu. İstanbul, Ankara ve İzmir'i zaten saymıyorum. Sonra başka yerlerde de benzer etkinlikler başladı; bu beni gururlandırıyor. 'Bunun yapılabildiğini gösterdik' diye kendime küçük bir pay biçiyorum.        Etkinliği kasıtlı olarak bir gençlik festivali olmaktan çıkardık. Sadece Türkiye'de bilimin, sanatın, doğanın ve genel kültürün konuşulduğu, alanında uzman kişilerle sunumların yapıldığı bir etkinlik olsun dedik. Akşam altıda başlıyor, gece yarısına kadar sunumlar ve söyleşiler oluyor; sonra ışıkları kapatıp sabaha kadar yıldız izliyoruz. Alkol yasağını da koyduk; buna tepkiler oldu ama yaşayarak gördük ki bu doğru karardı ve etkinlik çok daha güzel bir hâle geldi.        İki yıl önceki maliyetiyle yaklaşık 2 milyon liraya yaklaşıyordu bu etkinliğin altyapısı. Ama bölgedeki esnaf çok mutluydu: marketler stok yetiştiremiyor, benzinlerdeki ürünler bitiyordu. Sadece bir etkinlik olmanın ötesinde, esnafa ve halka da dokunan bir tarafı oldu. İddia ediyorum ki Türkiye'de bilimin, sanatın, yıldızlardan okyanusun dibine kadar geniş bir yelpazeyle doğanın bu kadar kalabalık ve sorunsuz şekilde anlatıldığı başka bir etkinlik çok azdır. Karacabey'in doğal zenginliği hakkında neler söylersiniz?      Bir yaban hayatı fotoğrafçısı olarak Karacabey gibi bir yerde yaşıyor olmak büyük bir avantaj. Göl var, deniz var, dere var, tarla var, orman var, bozkır var. Karacabey'de Akdeniz bitki örtüsü de mevcut; bu da bitki ve hayvan çeşitliliğini doğrudan etkiliyor. Karacabey'de 300'den farklı kuş türü kaydettik; bu Türkiye'de ve Bursa'da öne çıkan başlıca özelliklerden biri. Hem dağımız var, hem iklim çeşitliliği büyük, hem de coğrafi konumu sayesinde Bursa son derece zengin bir ekosisteme sahip. Doğaya olan kişisel ilginiz nasıl gelişti?      Ben belgesel seyrederek büyüdüm, hayvanlarla hep içli dışlıydım. Ailemden yarısı 'Bu çocuk veteriner olacak' derdi, diğer yarısı görsel sanatlarla ilgilendiğimi görüp 'Ressam olacak' derdi. Kuşların ötüyor ve uçuyor olmasına özeniyorum; 'Keşke onlar gibi uçabilseydik' diye düşünüyorum hâlâ.        Kafes hayvanlarına karşıyım ama kümes hayvanları besliyorum; güvercin ve tavuk gibi. Yaralı hayvanlarla da ilgileniyorum. Evimde flamingo beslemişliğim var; birkaç gün bakıp sonra milli parklara teslim ettik. Yolda yaralı bir kaplumbağa görsem de içim sızlıyor; elimden bir şey geliyorsa yapmaya çalışıyorum. Karacalar, geyikler, ayılar, yaban domuzları, tilkiler, çakallar... Hepsiyle ilgili dikkat çekmeye ve farkındalık yaratmaya çalıştım.
Karacabey’in değerlerini daha yakından tanımak ve şehrimize bir bellek oluşturmak adına başlattığımız söyleşilerin ilkinde doğa fotoğrafçısı, uluslar arası bir üne sahip olan Alper Tüydeş’i konuk ettik. Kuşlar, doğa ve Karacabey’in zenginlikleri adına yıllardır sürdürdüğü mücadelesini bir de O’nun ağzından dinledik. Sosyal medya kanallarımızda video içeriğiyle de yer alan söyleşide, Alper Tüydeş’in samimi ve içten anlatımlarıyla verdiği yanıtları ilginize sunuyoruz.

Kendinizi tanıtır mısınız? Alper Tüydeş kimdir?
1989 Karacabey doğumluyum. Karacabey'in aslında bana çok şey kattığını, bu şehirde kendimi geliştirdiğimi düşünüyorum. İlk, orta ve liseyi Karacabey'de tamamladıktan sonra üniversite eğitimim için Hatay'a gittim. Hatay'da Mustafa Kemal Üniversitesi’nde okudum.
       Öğrencilik yıllarımda gazetecilik alanında küçük provalar yapmaya başladım. İlk adımlarımı Karacabey'de attım. İlk çalıştığım yer Karacabey Haber Gazetesi oldu. Sonrasında diğer gazetelerde de çalıştım. O dönemde Karacabey Haber Gazetesinin bir radyosu da vardı; Karacabey FM'de de program yaparak hem ekran önünde hem de o tarz şeylerde ilk pratiklerimi yapma imkânı bulmuştum.
      Üniversite için Hatay'a gittiğimde orada da figüran olarak kamera önünde çeşitli setlerde bulunma imkânım oldu. Hatay bana gerçekten çok şey kattı; onu ikinci memleketim olarak görüyorum. Orada öğrencilik hayatında tek başıma geçirdiğim yıllar boyunca hem iş hem okul hem de kendi başıma bir şehirde yaşama deneyimi edindim. O şehrin bana kattığı çok güzel değerler oldu ve çok kaliteli bir çevre oluşturdum. Oradan ayrılmadan yaklaşık bir yıl kadar önce HRT Akdeniz'e program yapma imkânı bulmuştum. Orada edindiğim çevre ve tecrübeyle döndükten sonra da kendimi bu yolda geliştirmeye devam ettim.
      Aslında hiçbirini önceden planlamadım; hayat beni nereye getirdiyse ben de o yolu yaşadım. Fakat bulduğum her fırsatı değerlendirmeye çalıştım.
Fotoğrafçılığa nasıl başladınız?
    Fotoğrafa olan merakım oldukça eskiye dayanıyor. Karacabey Haber Gazetesi'nde çalışırken, o zamanki maaşımla ikinci el bir profesyonel makine almıştım. İlçedeki yerel gazeteler o dönemde dijital makineler kullanıyordu; ben ise direkt profesyonel makineyle başlayınca biraz farklı bakılıyordum. 'Senin makinen daha güzel' gibi yorumlar alıyordum ve bu beni fotoğraf yönünde daha da geliştirmeye sevk etti.
       Aslında ilk fotoğraflarımı Aydın (Fidan) abinin makinasıyla çekmeye başlamıştım. O makine yıllar sonra bozuldu; onu tekrar gördüğümde ilk makinemi geri alabileceğimi öğrendim ve hâlâ evde saklıyorum. Nihayetinde fotoğrafçılık benim için evrilmeye başladı. Yaşadığım şehri sevmem ve onun doğal ile tarihi güzelliklerini merak etmem nedeniyle Karacabey'i baştan sona fotoğraflamaya başladım. Sergi deneyimleri ve yaban hayatına olan ilgimle birlikte doğa fotoğrafçılığına yöneldim ve bugünlere geldim.
      Yaptığım pek çok işte Karacabey'i doğrudan ya da dolaylı olarak dahil etmeye çalışıyorum her seferinde.
Adem Amca ve Yaren hikâyesini nasıl keşfettiniz?
       Yaren'in hikâyesi, her yıl kendini yenilemesi ve güncellemesi sayesinde benim en iyi tanıdığım hikâye hâline geldi. Tabii insanlarla duygusal bir bağ da kurdu bu hikâye. Başlangıçta bir orman büyümesi gibi gelişti; gazeteler, başka yayınlar ve belgeseller geldikçe benim dışımda da yeni insanlar bu hikâyeye dahil olmaya başladı. Ama her yıl Adem Amca ile Yaren'in gelenekselleşen fotoğrafını çektiğim için bu hikâye benimle özdeşleşti ve benimle devam eden bir hikâye gibi oldu.
       Karacabey'deki çıkış noktası şöyle oldu: O dönemde belediyede çalışırken kültürel faaliyetler kapsamında meyve festivalinin hazırlıkları için köye gitmiştim. Köyde otururken gazetecilik tecrübemden yararlandım; insanların neyi okumak istediğini biliyorum ve hikâyeleştirme konusunda bu geçmişim bana büyük bir ayrıcalık kattı. Hikâyelerimi genellikle ormanda değil; köy kahvelerinde, çobanlarla, sahadaki insanlarla, çiftçilerle görüşerek buluyorum.
      Köy kahvesinde otururken Eskikaraağaç'la ilgili şöyle bir hikâye duymuştum: Küçük bir kız çocuğunun evinin balkonunun karşısındaki çatıya bir leylek yuva yapmış. Kız her gün leyleği dal taşırken izlemiş; hayvanın bu çabasına acımış ve 'Ben çatıya birkaç dal atsam, oradan alır mı?' diye düşünmüş. Birkaç dal atınca leylek o dalları gerçekten alıp yuvasına koymuş. Bunun üzerine çocuk dışarıdan bir sürü malzeme toplayarak çatıya atmış ve leylek yuvayı çok hızlı tamamlamış. Bu güzel, efsaneleşmiş, anonim bir hikâyeydi.
       Bunun gibi başka bir hikâye çıkar mı diye leylek köyünün kahvesinde oturanlarla sohbet ediyorduk. O sırada karşımda Adem Amca vardı. Adını bilmediğim hâlde o konuşmaya katıldı ve 'Sabah kayığıma kondu' dedi. 'Nasıl yani?' dedim. 'Her sabah geliyor, kayığıma konuyor. Beş yıldır böyle devam ediyor' dedi. O an inanmamıştım. Sabah erkenden gittim ve gördüm. İlk bir iki yılında hikâye sadece 'Adem Amca ile bir leylek' gibiydi. Sosyal medyada paylaşmaya başladım; hikâyenin güzel olduğunu biliyordum ama yeterince duyulmadığını da gördüğüm için üzerine sık sık düştüm.
      İlk yıllarda Bursa ve Karacabey'deki Facebook arkadaş kitlem ve yerel gazeteler aracılığıyla duyuldu; ama çok geniş bir kitleye ulaşmıyordu. Ancak hikâye her yıl kendini yeniledikçe, duyuldukça, daha çok insana ulaşınca kartopu gibi büyüdü. Bugün milyonların takip ettiği bir hikâyeye dönüştü.
      Şimdi hikâye şöyle işliyor: Hayvan altı ay burada kalıyor, altı ay Afrika'ya göçe gidiyor. Ama yokluğu süresince Adem Amca'yı unutmuyor ve baharda geri gelince tekrar o kayığa konuyor. Bazıları 'Onu besliyor da geliyor' diyor ama hikâye öyle değil. Burada dikkat edilmesi gereken şu: Koca köyde bu hayvan neden tek bir adamdan yardım istiyor? Çünkü o adamdan zarar gelmeyeceğini biliyor. Leylekler genellikle köy merkezlerindeki çatıları tercih eder; bunu yardım aldıkları için değil, yırtıcılardan korunmak için yapar. Bu hayvan da o güveni Adem Amca'da bulmuş.
Yaren ismini nasıl buldunuz?
       Dördüncü ya da beşinci yılına geldiğimizde hikâye büyümeye başlamış, insanlar leyleği merak eder hâle gelmişti. Hatta köye gelip görmek isteyenler de ortaya çıkmıştı. Bir gün o zamanki muhtar Rıdvan Abi, Adem Amca ve ben üçümüz oturup konuşurken dedim ki: 'Bu hikâye artık büyüdü, insanlar merak ediyor. Bir isim bulalım, bu hayvanı bir isimle tanıtalım.' Muhtar Rıdvan hemen atladı: 'Yaren'den güzel isim var mı? Yaren, dost demek.' Başka bir isim aramadım bile. O sırada cinsiyetini de bilmiyorduk; ama Yaren hem erkek hem dişi leyleğe yakışır dedik ve öyle kaldı. Sonradan erkek leylek olduğu ortaya çıktı; buna rağmen ismi değiştirmedik.
Bu hikâye Karacabey'e ne kazandırdı sizce?
     On beş yıl boyunca Yaren hem doğadaki misyonunu yerine getirdi hem de insanlara çok güzel şeyler kazandırdı. Bir kere, yıllarca leylek festivaliyle anılan köy artık bu hikâyeyle de anılmaya başlandı ve dünya çapında tanındı. O köyde beklenen ve istenen eko-turizm hareketi bu hikâye sayesinde ortaya çıktı ve gelişti.
       Bunun ötesinde pek çok insana leyleklerin her yıl kolayca göç eden sıradan bir hayvan olmadığını gösterme imkânı bulduk. Göç sürecindeki zorlukları, yuvalarını korumak için saatlerce bekleyişlerini, kıtlık ve su sıkıntısı dönemlerini yakından gören insanlar oldu. Canlı yayınları takip edenler gördü ki leylekler sandıkları gibi gelip geçen hayvanlar değil. Yaren bu anlamda büyük bir farkındalık yarattı ve biz de bunu kullanarak ilerlemeye çalışıyoruz. Yaren'i sadece bir maskot hâline getirmek yerine, onun şöhretini insanlara kuşların ve doğanın sorunlarını anlatmak için bir araç olarak kullanıyoruz.
Karacabey Longoz Ormanı'nı tanıtma sürecinden bahseder misiniz?
    Longoz, insanların genelde uzak durduğu, tenha ve bataklık olarak bildiği bir yerdi. Ben oraya balık tutmak için gidiyordum, hatta ilk zamanlarda avcılık da yaptım. Fakat yaban hayatı fotoğrafçıları ve kuşçular bu alana ilgi gösterdikçe oradaki canlı çeşitliliğini görmeye başladım. 'Bu kadar kuş bir yer seçiyorsa burası ayrıcalıklı bir yerdir' dedim.
     Karacabey'in longozunu tanıtmak hem bu bölgeye değer katacak hem de dikkat çekecekti. Örneğin Yeniköy'de sezon normalde Haziran'ın 15'inde okullar kapandıktan sonra başlar, Ağustos ortasında biterdi. Oysa longoz sayesinde o bölgeye insanlar mart ayından itibaren gelmeye başladı ve esnaf mart ayında kepenk açmaya başladı.
     Tabii ilk başta bana karşı çıkanlar oldu. 'Sen 40 yıllık bataklığı bir şeymiş gibi anlatıyorsun' diyenler vardı. Bazı arkadaşlar bir süre küstü bile. Fakat yaptığımın karşılıksız, tamamen o bölgeye fayda sağlamak amacıyla yapıldığını zamanla anladılar. Bugün bana karşı çıkanlar arasında oradan ekmek yiyenler var. Kayık turu yapan Kemal ve Muhammet oraya adeta yalvararak, 'Bak burada güzel bir turizm var, siz de bu fırsatı değerlendirin' diyerek başlattık.
        Köylülere şunu anlatmaya çalıştık; Geleneksel yöntemle hayvancılık yapıyorsunuz ve bu doğaya katkı sağlıyor. Oradaki koyun, keçi ve büyükbaş hayvanlar bazı otları yiyor; bu hayvanlar olmasa o otlar ormanın altını kapatır. Ayrıca gübre böcekleri ineklerin dışkısıyla besleniyor; bu böcekler toprağı işleyerek hem temizliyor hem de bitki tohum çeşitliliğini artırıyor. Ormanın gerçek mimarlarından biri hayvancılık faaliyetidir. Zamanla köylüler bunu anladı. Bugün hızlı araçları uyarıyorlar, silahlı ya da mangal yakanları ihbar ediyorlar. Bu, o bölgenin korunması için en temel unsur.
        Sonuç olarak Türkiye'ye ve dünyaya 'Karacabey Longozu diye bir yer var' mesajını verdik. Kaçak avcılık faaliyetleri büyük ölçüde azaldı. Turizm sezonu artık mart ayında başlıyor, ekim sonuna kadar uzuyor; yaklaşık altı aya çıktı. Bunu bilmeyen insanlar da var tabii, ama bilenler de var.


Meteor Yağmuru etkinliğini nasıl başlattınız?
       Yıldız gözlemi konusunda profesyonellerin ilgilendiği gruplar vardı ama herkesin katılabileceği, ekipmansız bir araya gelip gözlemleyebileceği bir etkinlik fikri oluştu. 'Hadi gelin, meteor yağmurunu birlikte izleyelim' dedim. İlk senesinde bin kişi geldi ve ben şok oldum. O kadar insanın bu tür bir etkinliğe katılacağını beklemiyordum. Oraya gelenler bu işin değerini bilen insanlardı ve bu sayede aldığımız destekle etkinliği beş yıl boyunca sürdürdük. Beşinci yılında 20.000 kişiye ulaştık; bu kişilerin yüzde doksanı Karacabey dışından geldi.
       Antalya'dan, Diyarbakır'dan, Trabzon'dan gelenler oldu. İstanbul, Ankara ve İzmir'i zaten saymıyorum. Sonra başka yerlerde de benzer etkinlikler başladı; bu beni gururlandırıyor. 'Bunun yapılabildiğini gösterdik' diye kendime küçük bir pay biçiyorum.
       Etkinliği kasıtlı olarak bir gençlik festivali olmaktan çıkardık. Sadece Türkiye'de bilimin, sanatın, doğanın ve genel kültürün konuşulduğu, alanında uzman kişilerle sunumların yapıldığı bir etkinlik olsun dedik. Akşam altıda başlıyor, gece yarısına kadar sunumlar ve söyleşiler oluyor; sonra ışıkları kapatıp sabaha kadar yıldız izliyoruz. Alkol yasağını da koyduk; buna tepkiler oldu ama yaşayarak gördük ki bu doğru karardı ve etkinlik çok daha güzel bir hâle geldi.
       İki yıl önceki maliyetiyle yaklaşık 2 milyon liraya yaklaşıyordu bu etkinliğin altyapısı. Ama bölgedeki esnaf çok mutluydu: marketler stok yetiştiremiyor, benzinlerdeki ürünler bitiyordu. Sadece bir etkinlik olmanın ötesinde, esnafa ve halka da dokunan bir tarafı oldu. İddia ediyorum ki Türkiye'de bilimin, sanatın, yıldızlardan okyanusun dibine kadar geniş bir yelpazeyle doğanın bu kadar kalabalık ve sorunsuz şekilde anlatıldığı başka bir etkinlik çok azdır.
Karacabey'in doğal zenginliği hakkında neler söylersiniz?
     Bir yaban hayatı fotoğrafçısı olarak Karacabey gibi bir yerde yaşıyor olmak büyük bir avantaj. Göl var, deniz var, dere var, tarla var, orman var, bozkır var. Karacabey'de Akdeniz bitki örtüsü de mevcut; bu da bitki ve hayvan çeşitliliğini doğrudan etkiliyor. Karacabey'de 300'den farklı kuş türü kaydettik; bu Türkiye'de ve Bursa'da öne çıkan başlıca özelliklerden biri. Hem dağımız var, hem iklim çeşitliliği büyük, hem de coğrafi konumu sayesinde Bursa son derece zengin bir ekosisteme sahip.
Doğaya olan kişisel ilginiz nasıl gelişti?
     Ben belgesel seyrederek büyüdüm, hayvanlarla hep içli dışlıydım. Ailemden yarısı 'Bu çocuk veteriner olacak' derdi, diğer yarısı görsel sanatlarla ilgilendiğimi görüp 'Ressam olacak' derdi. Kuşların ötüyor ve uçuyor olmasına özeniyorum; 'Keşke onlar gibi uçabilseydik' diye düşünüyorum hâlâ.
       Kafes hayvanlarına karşıyım ama kümes hayvanları besliyorum; güvercin ve tavuk gibi. Yaralı hayvanlarla da ilgileniyorum. Evimde flamingo beslemişliğim var; birkaç gün bakıp sonra milli parklara teslim ettik. Yolda yaralı bir kaplumbağa görsem de içim sızlıyor; elimden bir şey geliyorsa yapmaya çalışıyorum. Karacalar, geyikler, ayılar, yaban domuzları, tilkiler, çakallar... Hepsiyle ilgili dikkat çekmeye ve farkındalık yaratmaya çalıştım.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve karacabeyhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.