Çocuklarınızı Algoritmalar mı Yetiştiriyor?

TEKNOLOJİ (KH) - Haber Merkezi | 25.04.2026 - 14:52, Güncelleme: 25.04.2026 - 15:15 199 kez okundu.
 

Çocuklarınızı Algoritmalar mı Yetiştiriyor?

Çocuklarınızı Algoritmalar mı Yetiştiriyor? Büyük Çürümenin Perde Arkası...

Çocuk suçlular çağına hoş geldiniz. 40 yaşıma geldim. Türkiye için bu denli saçma bir cümle kuracağım aklımın ucuna bile gelmezdi. Ama hayald gerçek oldu. Peki bu neden oldu? Bir nesil adım adım tüm değerlerinden hatta kendi hayatından bile nasıl vazgeçer oldular? Şimdi ani bir sinirle bunu sadece birkaç sebebe dayandırmak hatalı olur. Çünkü bütün resmi göremezsek bunun çaresi de bulunamaz. O yüzden birlikte bu konunun derinlerine ve toplumsal dizayn ilmek ilmek nasıl işlendi ve günümüzde dünya çapında nasıl çökmeye başladı? Bunun hakikatine inelim.  https://youtu.be/VK7Y7VSiM4Q?si=5AFF_tw2HB5hNwOc           Biraz gerçekçi olalım. Suç insanlık tarihi kadar eskidir. Tarihin her döneminde gençler arasında çeteleşmeler, bölge kavgaları veya yoksulluğun getirdiği çaresizlikle işlenen suçlar olmuştur. Bunlar ne kadar acı olsa da kendi içinde sosyolojik olarak açıklanabilen olaylardı. Ancak bugün televizyonlara düşen haberlerde çok daha farklı, çok daha karanlık ve kelimenin tam anlamıyla buz gibi bir gerçeklikle yüzleşiyoruz. Ve bu bir çığı gibi büyüyor.         Günümüzde şiddet karanlık arka sokaklardan çıkıp okul koridorlarına, toplu taşıma araçlarına ve hatta çocuk odalarına sızmış durumda. Fakat bizi asıl dehşete düşüren şey şiddetin kendisi değil. Bu şiddetin arkasındaki korkunç anlatı eksikliği. Ortada ele geçirilecek bir çete bölgesi, çalınacak bir para veya intikam alınacak bir düşman yok. Sadece bir telefon kamerasının kaydettiği birkaç saniyelik dijital şöhret uğruna ya da ben de buradayım işte demek için işlenen akıl almaz cinayetler, zorbalıklar ve intiharlar var. Sosyologlar ve kriminologlar bu yeni durumu kentsel nihilizm veya nihilistik şiddet aşırılığı olarak adlandırıyorlar. Yani hiçbir ahlaki, inançsal veya toplumsal değere inanmayan, hayatın anlamsız olduğunu savunan ve bu hiçliği sırf kaos yaratmak için şiddetle dolduran bir nesil. Bu arada daha derinlere inmeden önce bir dipnot düşmek istiyorum.          Silahla okul basmak, insan öldürmek, darp etmek filan. Bunlar suça sürüklenme değil. Bildiğiniz suçun dik alası. Ve o kişi başkasının yaşam hakkını almaya karar verdiği anun da bu dünyada yaşama hakkının alınması gerektiğini savunuyorum. Bu da benim düşüncem. Neyse biz konumuza geri dönelim. Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre küresel çapta her yıl 15-29 yaş arası yüz binlerce genç cinayet kurbanı oluyor ya da intihar ediyor ve zanlıların da yaşları artık bu aralığa düşmüş durumda. Rakamlar bazı gelişmiş ülkelerde düşüş eğilimi gösterse de şiddetin niteliği ilginç bir şekilde değişmeye başladı. FBI'ın son dönemde yayınladığı raporlar 764 veya Thecom adı verilen çocukların birbirine şantaj yaptığı, kendi kendilerine zarar verdiği, hayvanları katlettiği ve hatta kitlesel okul saldırıları planladığı küresel dijital çetelerin varlığını kanıtlıyor. Bunun ülkemizde de çeşitli örnekleri var ve hepsinin ilk çıkış noktaları genelde önce kamu mallarına zarar vermek, sonrasında hayvanlara zarar vermek ve sonrasında ise insanlara zarar vermek şeklinde oluyor. Yıllardır hayvanseverler bu gruplar hakkında sürekli konuştular, şikayetlerde bulundular. Yetkililer sallamadı ve işte sadece birkaç yıl sonra o mahluklar büyüdüler ve artık hedeflerinde üçüncü adım olan çocuklar var. Ülke yönetimi, siber suçlar nasıl oluyor da bunları yıllardır yok edemiyorlar? Ben de bunu anlamıyorum. Gerçekten işin içinde olan bir takipçimiz varsa bizi yorumlarda aydınlatsın lütfen. Peki asıl soru ne? Nasıl oldu da insanlık çocuk gibi masumiyetin evrensel sembolü olan bir kavramı distopik bir korku filminin başrolüne dönüştürmeyi başardı? Bu teknolojinin kontrolsüz gelişiminin getirdiği bir kaza mı yoksa 10 yıllar öncesinden planlanan vahşi bir tüketim toplumu yaratılırken itaatkar tüketiciler, zombi toplumlar elde etmek uğruna insan zihninin ve değer yapısının kasıtlı olarak parçalanmasının doğal bir sonucu mu? İşte bu sorunun cevabını bulmak için günümüz kriminal dosyalarına değil 100 yıl önceki sisteme bakmamız gerekiyor. Çünkü bugün gördüğümüz şey sadece bir sonuç ve bizim bu sorunu çözmemiz için düşünce ve toplumsal yapımızın değiştiği o dramatik ana yani sanayi devriminin şafağına gitmemiz lazım. İşin kökenini bilmek durumundasınız. Çünkü bu oyun en yoğun şekilde size oynanıyor. O yüzden lütfen sonuna kadar izleyin. Tarihsel süreci incelediğimizde  modern toplumun tesadüfen bu hale gelmediğini, arkasında devasa bir dizayn fikrinin yattığını ne şekilde görürüz? 20. yüzyılın başlarında sanayi devrimin üretim bantları çalışırken kapitalist sistemin önünde büyük bir kriz vardı. Fabrikalar devasa miktarda ürün üretiyordu. Ancak insanlar sadece ihtiyaçları kadarını satın alıyordu. Ve ortaya şirketler için şu net gerçek çıktı. Eski dünyanın kanaatkar, tasarruf eden ve elindekiyle yetinen insan modeli sonsuz büyüme hedefleyen bu yeni ekonomik sistem için bir tehditti. İşte tam bu noktada sahneye Sigmund Freud'un yeğeni olan Edward Berneys çıktı. Bernies amcasının insan bilinç dışı bastırılmış arzular ve irrasyonel dürtüler üzerine kurduğu psikolojik teorilerini aldı ve bunu şirketlerin hizmetine sundu. 1928'de yazdığı Propaganda ve sonrasında Rıza'nın Mühendisliği adlı kitaplarında açıkça şu korkunç gerçeği dile getirdi. Grup zihninin mekanizmalarını ve motivasyonlarını anlarsak kitleleri kendi irademiz doğrultusunda onlar farkında bile olmadan kontrol edebilir ve yönlendirebiliriz. İşte bu yaklaşımı ile Bernies vatandaşları tüketicilere dönüştürdü. Arabalar, kıyafetler ve yiyecekler artık birer ihtiyaç değil. Statü, özgüven ve aidiyet sembolleriydi. İnsanlar içsel boşluklarını eşyalarla doldurmaya programlandı. Ama insan durur mu? Sistemi daha da kusursuzlaştırmak istediler ve daha da karanlık bir süreç başladı. Ünlü davranış psikoloğu Frederick Skinner'ın edimsel koşullanma teorileri insan davranışlarının tıpkı bir laboratuvar faresi gibi ödül ve ceza mekanizmalarıyla şekillendirilebileceğini gösterdi. Frederi'ye göre insanlığın geleceği bireysel özgürlük veya onur gibi eski kavramları terk edip toplumun sistematik olarak çevresel uyaranlarla dizayn edilmesine bağlıydı. Frederik bu tezlerini ütopik ve tek parça gibi çalışan bir toplum hayal ederek üretmişti. Ama şer güçler bu psikolojik yönlendirmeyi kendi amaçları için kullanırlar ve nihayetinde tüm bu mühendislik çalışmaları meyvesini verdi ve devasa bir tüketim kültürü doğdu.    Ancak bu sistemin sınırsızca genişleyebilmesi için ve sonraki nesillere aktarılabilmesi için aşılması gereken son bir kültürel bariyer kalmıştı. Çocukluk. Bu arada bunları bitti sanıyor olabilirsiniz ama bize üniversitede pazarlama derslerinde bu taktikleri öğretmeye devam ediyorlardı. Yani hiç bitmedi ve bitmeyecekti. Ünlü medya ve kültür teorisyeni Neil Postman, 1982 tarihli Çocukluğun Yok Oluşu adlı kitabında bu kırılmayı muazzam bir şekilde analiz eder. Postman'a göre çocukluk biyolojik bir gerçeklikten ziyade matbaın icadıyla ortaya çıkmış sosyal bir kurgudur. Okuma yazma becerisi yetişkinlerin dünyası ile çocukların dünyası arasında bir set çekmişti. Yetişkin dünyasının sırları, şiddet, cinsellik, karmaşık, ahlaki sorunlar gibi kitapların şifreli dilinde saklıydı. Ve çocuklar bu dünyadan bir haber şekilde kendileri için kontrol altında tutulan daha naif bir gerçeklikte yaşıyorlardı. Ta ki televizyon ve ardından internet gelene kadar. Görsel medya bu bariyeri paramparça etti. Hiçbir bilişsel filtre veya okuma becerisi gerektirmeyen bu yeni medya, yetişkinlerin tüm karanlık sırlarını anında çocukların zihnine resmen boca etti. Postman'ın dediği gibi sırların olmadığı bir dünyada çocukluk da var olmaz. Şimdi bu tarihsel ve sosyolojik altyapıyı alın ve günümüzün dijital çağına, akıllı telefonların cebimize girdiği o kritik döneme 2010'lu yıllara getirin. Sosyal psikolog Jonathan Haydin Endişeli Nesil kitabında verilerle ispatlandığı üzere 2010'ların başından itibaren oyun temelli çocukluk yerini telefon temelli çocukluğa bıraktı. İşte bu metot sayesinde de Frederick Skinner'ın ütopik olarak hayal ettiği verimlilik için kontrollü şekilde yönlendirilen topluluk tam tersi distopik bir şekilde tüketim için beyni yıkanan genç nesillere evrilmeye başladı. Elinden telefonu düşürmeyen genç arkadaşım lütfen buraya dikkat et. Algoritmalar beyninizdeki dopamin yani ödül döngülerini kasıtlı olarak hacklemek üzere tasarlanmıştır. Beynimizin evrimsel olarak hayatta kalmak için geliştirdiği mekanizmalar sonsuz kaydırma, otomatik oynatma ve bildirimlerle sürekli uyarılarak bir dopamin açığı yaratmaktadır. İnsan beyninin özellikle karar verme, empati ve dürtü kontrolünden sorumlu olan prefrontual korteksi 20'li yaşların ortasına kadar gelişimini tamamlamaz. Ancak sosyal medya ve teknoloji devleri tam da bu gelişmemiş savunmasız bölgeye kasıtlı olarak saldırır ve çocukları narsisizme, sürekli kıyaslamaya ve sanal bir tüketim çılgınlığına sürükler. Hani güvercini kafeslemek için önce annesini kafeslersiniz diye bir laf vardır ya işte ebeveynlerini kafeslemek için de çocuklarını kullanmaktan daha verimli bir yol olabilir mi sizce? Ayşe'nin oğlu şunu almış. Benimki de eksik kalmamalı mantığı. Sonuçta o annelerin ve babaların da beyinleri yıllardır yıkanıyor. Onlar da çoktan bu zincirin parçaları oldular bile. Çocukları çılgınlar gibi kurs üzerine kursa göndermeleri. Benim çocuğum asla kaybetmemeli, hep kazanmalı, hep başarılı olmalı yarışıyla hayatın gerçeklerinden kopuk ücreti karşılığında ayarlanmış sahte zaferler ile çocukları yetiştiriyorlar. Ve o çocuk gerçek hayattan ilk tokadı yediği saniyede çöküyor. Çünkü kaybetmeyi öğrenmemiş. O yüzden çocuklarınızı hayata hazırlarken kaybetmenin de normal bir şey olduğunu mutlaka öğretin. İşte ileride de o kontrol edilen çocuk da büyüdüğünde bu zincirin sonsuz parçası olarak yine yeni nesil köleler yetiştirmeye devam eder. Aslında kusursuz bir iş planı. Tek sorun bu yaklaşımda insanı insan yerine değil kullanıp atılacak bir mendil yerine koymaları. Peki sonuç? Depresyon, ansiyete, kendisine zarar verme ve intihar oranlarında son 15 yılda yaşanan eşi benzeri görülmemiş dikey bir patlama. Çocuklar tıpkı Burnies'in 100 yıl önce hayal ettiği gibi kusursuz birer tüketiciye dönüştüler. Ama karşılığında ruhlarını, empati yeteneklerini ve gerçek dünyayla olan bağlarını kurban ettiler. Vay çakallar işte şimdi her şeyi anladım demeyin. En başta dediğim gibi bu çok ayaklı karanlık bir plan ve daha anlatmam gereken başka ayakları da var. Bir insanı sadece tüketim manyağı bir bireye dönüştürmek dünyayı kontrol etmek istiyorsanız yeterli bir olay değil. Sonuçta iki gün sonra ekonomi değişirse o dev kitleyi kaybedersiniz ve bunu kimse istemez. Yani o tayfadan kimse istemez. İşte bu yüzden onlar nereye iterse o yöne gidecek, sorgulamadan itaat [müzik] eden, seçmiş gibi gözüktüğünü sanan ama ona sunulanın dışındaki alternatifleri göremeyen bir toplum için atılması gereken birkaç adım daha var. Ve bunların en başında da içi boşa atılmış nesiller yetiştirmek var. Yani hiçbir değeri, hiçbir inancı ve hiçbir hedefi olmayan zombi bir nesil yetiştirmek. İnsanlık tarihini okurken olayların sadece ardı ardına gelen tesadüfler zinciri olduğuna inanmak rahatlatıcı. Çünkü kapana kısılmış hissetmenizi önler. Ancak gelin görün ki güç odaklarının ve elitlerin toplumları şekillendirme arzusu hiçbir zaman sır olmamıştır. Tüketim toplumunun inşası ve değerlerin erozyonu sürecinde karşımıza çıkan en haretli tartışmalardan biri bu değişimin doğal bir sosyolojik evrim mi yoksa planlı bir ideolojik yıkım mı olduğu konusu. Mesela olaya akademik çerçeveden bakarsak örnek olarak karşımıza Frankfurt okulu ve eleştirel teori çıkar. 1923 yılında Almanya'da kurulan ve daha sonra Nazi baskısıyla ABD'ye taşınan bu Marksist kökenli enstitü toplumun neden kapitalizme isyan etmediğini araştırmış. Max Skeimer, Theodor Adorno ve Herbert Marcus gibi düşünürler sorunun sadece ekonomik olmadığını, asıl kontrol mekanizmasının kültür olduğunu öne sürürler. Onlara göre kültür endüstrisi film, müzik ve medya aracılığıyla insanlara standartlaştırılmış sahte ihtiyaçlar pompalayarak onları uyuşturuyor ve sistemi eleştirmelerini engelliyordu. Frankfurt okulunun amacı insanları otoriterleşmeden yani aslında faşizmden kurtarmaktı. Ama gelin görün ki Amerika'ya gitmelerinden sonraki o her şeyi sorgulayın, baskıya aman vermeyin tarzı çalışmaları günümüz analizcilerine göre geleneksel otorite figürlerine, inanç sistemlerine ve aile yapısına karşı yıkıcı eleştirel bir hal almaya ve zamanla Batı akademisinde ve medyasında ana akım haline gelerek geleneksel değerlerin içini boşaltmaya başladı. Bu tarz fikirler her türlü kuralı ve sınırı baskıcı ilan ederken geriye hiçbir şeye inanmayan, sınır tanımayan, otoriteyi tanımayan ve dolayısıyla tüketim odaklı kapitalist aygıtın karşısında tamamen savunmasız kalan tek boyutlu insanlar bıraktı. Bu tabii ki işte tüm suçlu Frankfurt okulu ve onun ideolojisi demek değil. Bu işin vitrin kısmı sadece. Ya biraz abartı mı oldu diyenler için şunu diyeyim. Kurum bu tarz aile yapısına ve temel değerlere karşı sesini iyice yükselttiği dönemlerde onları kimler fonluyordu dersiniz. Amerikan Yahudi Komitesi ve Rockefeller Vakfı. Bin kez dedim. Yine diyeceğim bu dünyada tesadüf diye bir şey yoktur. İşin komplo iddialarına kayan ama içinde son derece düşündürücü parçalar barındıran kısmına bakalım. Bazı araştırmacılara örneğin Daniel Estulin gibi yazarlara göre İngiltere merkezi Tavistok insan ilişkileri Enstitüsü 20. yüzyıl boyunca batı dünyasında kitlesel beyin yıkama ve sosyal mühendislik operasyonları yürütmüştür. Bu iddialara göre 60'lı yılların uyuşturucu kültürü, rock müzik devrimi ve gençliğin aile kurumuna isyan etmesi doğal bir gençlik hareketi değil, toplumu geleneksel bağlarından koparıp dağıtmak için CIA ve Tavistok gibi kurumlar tarafından fonlanmış, tasarlanmış bir projeydi. Yani daha bilindik adı ile Böl ve yönetti. Bu arada küçük bir dipnot daha. Tavistokun en büyük özel sermaye fonlayıcısı yine Rakıfeller ailesidir. Çok ilginç bir tesadüf daha değil mi? Şimdi bu yaklaşımı makro ve mikro olarak ele alın. Bir devleti yıkmak için önce aileyi yıkmak gerekir. Bunlar hep binlerce yıllık kontrol taktikleridir ve bir insanı tüm değerlerinden koparıp bölerseniz de geriye şu hareketle yıkacağınız birisi kalır. Şimdi tüm bu bilgilerden sonra elimizde somut bir gerçek var. Eğer aileyi, ulusal aidiyeti ve inancı ortadan kaldırırsanız ki burada bahsettiğim sadece ilahi bir inanç değil. Geleceğe [müzik] inanç, arkadaşlığa, adalete, tüm bunlara karşı duyduğumuz inançtan bahsediyorum. Geriye kalan boşluğu devasa şirketlerin logoları, popüler kültür ikonları ve sentetik hazlarla çok kolay doldurabilirsiniz. ... Okuyun ki bu sistem nasıl kuruldu görün ve sistemi bu sayede kendi çıkarınız için kullanın. Onun esiri olmayın. Mutluluk ve umut her daim sizinle olsun. Kendinize iyi bakın.
Çocuklarınızı Algoritmalar mı Yetiştiriyor? Büyük Çürümenin Perde Arkası...
Çocuk suçlular çağına hoş geldiniz. 40 yaşıma geldim. Türkiye için bu denli saçma bir cümle kuracağım aklımın ucuna bile gelmezdi. Ama hayald gerçek oldu.
Peki bu neden oldu? Bir nesil adım adım tüm değerlerinden hatta kendi hayatından bile nasıl vazgeçer oldular? Şimdi ani bir sinirle bunu sadece birkaç sebebe dayandırmak hatalı olur. Çünkü bütün resmi göremezsek bunun çaresi de bulunamaz. O yüzden birlikte bu konunun derinlerine ve toplumsal dizayn ilmek ilmek nasıl işlendi ve günümüzde dünya çapında nasıl çökmeye başladı? Bunun hakikatine inelim. 
          Biraz gerçekçi olalım. Suç insanlık tarihi kadar eskidir. Tarihin her döneminde gençler arasında çeteleşmeler, bölge kavgaları veya yoksulluğun getirdiği çaresizlikle işlenen suçlar olmuştur. Bunlar ne kadar acı olsa da kendi içinde sosyolojik olarak açıklanabilen olaylardı. Ancak bugün televizyonlara düşen haberlerde çok daha farklı, çok daha karanlık ve kelimenin tam anlamıyla buz gibi bir gerçeklikle yüzleşiyoruz. Ve bu bir çığı gibi büyüyor.
        Günümüzde şiddet karanlık arka sokaklardan çıkıp okul koridorlarına, toplu taşıma araçlarına ve hatta çocuk odalarına sızmış durumda. Fakat bizi asıl dehşete düşüren şey şiddetin kendisi değil. Bu şiddetin arkasındaki korkunç anlatı eksikliği. Ortada ele geçirilecek bir çete bölgesi, çalınacak bir para veya intikam alınacak bir düşman yok. Sadece bir telefon kamerasının kaydettiği birkaç saniyelik dijital şöhret uğruna ya da ben de buradayım işte demek için işlenen akıl almaz cinayetler, zorbalıklar ve intiharlar var. Sosyologlar ve kriminologlar bu yeni durumu kentsel nihilizm veya nihilistik şiddet aşırılığı olarak adlandırıyorlar. Yani hiçbir ahlaki, inançsal veya toplumsal değere inanmayan, hayatın anlamsız olduğunu savunan ve bu hiçliği sırf kaos yaratmak için şiddetle dolduran bir nesil. Bu arada daha derinlere inmeden önce bir dipnot düşmek istiyorum.
         Silahla okul basmak, insan öldürmek, darp etmek filan. Bunlar suça sürüklenme değil. Bildiğiniz suçun dik alası. Ve o kişi başkasının yaşam hakkını almaya karar verdiği anun da bu dünyada yaşama hakkının alınması gerektiğini savunuyorum. Bu da benim düşüncem. Neyse biz konumuza geri dönelim. Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre küresel çapta her yıl 15-29 yaş arası yüz binlerce genç cinayet kurbanı oluyor ya da intihar ediyor ve zanlıların da yaşları artık bu aralığa düşmüş durumda. Rakamlar bazı gelişmiş ülkelerde düşüş eğilimi gösterse de şiddetin niteliği ilginç bir şekilde değişmeye başladı. FBI'ın son dönemde yayınladığı raporlar 764 veya Thecom adı verilen çocukların birbirine şantaj yaptığı, kendi kendilerine zarar verdiği, hayvanları katlettiği ve hatta kitlesel okul saldırıları planladığı küresel dijital çetelerin varlığını kanıtlıyor. Bunun ülkemizde de çeşitli örnekleri var ve hepsinin ilk çıkış noktaları genelde önce kamu mallarına zarar vermek, sonrasında hayvanlara zarar vermek ve sonrasında ise insanlara zarar vermek şeklinde oluyor. Yıllardır hayvanseverler bu gruplar hakkında sürekli konuştular, şikayetlerde bulundular. Yetkililer sallamadı ve işte sadece birkaç yıl sonra o mahluklar büyüdüler ve artık hedeflerinde üçüncü adım olan çocuklar var. Ülke yönetimi, siber suçlar nasıl oluyor da bunları yıllardır yok edemiyorlar? Ben de bunu anlamıyorum. Gerçekten işin içinde olan bir takipçimiz varsa bizi yorumlarda aydınlatsın lütfen. Peki asıl soru ne? Nasıl oldu da insanlık çocuk gibi masumiyetin evrensel sembolü olan bir kavramı distopik bir korku filminin başrolüne dönüştürmeyi başardı? Bu teknolojinin kontrolsüz gelişiminin getirdiği bir kaza mı yoksa 10 yıllar öncesinden planlanan vahşi bir tüketim toplumu yaratılırken itaatkar tüketiciler, zombi toplumlar elde etmek uğruna insan zihninin ve değer yapısının kasıtlı olarak parçalanmasının doğal bir sonucu mu? İşte bu sorunun cevabını bulmak için günümüz kriminal dosyalarına değil 100 yıl önceki sisteme bakmamız gerekiyor. Çünkü bugün gördüğümüz şey sadece bir sonuç ve bizim bu sorunu çözmemiz için düşünce ve toplumsal yapımızın değiştiği o dramatik ana yani sanayi devriminin şafağına gitmemiz lazım.
İşin kökenini bilmek durumundasınız. Çünkü bu oyun en yoğun şekilde size oynanıyor. O yüzden lütfen sonuna kadar izleyin. Tarihsel süreci incelediğimizde
 modern toplumun tesadüfen bu hale gelmediğini, arkasında devasa bir dizayn fikrinin yattığını ne şekilde görürüz? 20. yüzyılın başlarında sanayi devrimin üretim bantları çalışırken kapitalist sistemin önünde büyük bir kriz vardı.
Fabrikalar devasa miktarda ürün üretiyordu. Ancak insanlar sadece ihtiyaçları kadarını satın alıyordu. Ve ortaya şirketler için şu net gerçek çıktı. Eski dünyanın kanaatkar, tasarruf eden ve elindekiyle yetinen insan modeli sonsuz büyüme hedefleyen bu yeni ekonomik sistem için bir tehditti. İşte tam bu noktada sahneye Sigmund Freud'un yeğeni olan Edward Berneys çıktı. Bernies amcasının insan bilinç dışı bastırılmış arzular ve irrasyonel dürtüler üzerine kurduğu psikolojik teorilerini aldı ve bunu şirketlerin hizmetine sundu. 1928'de yazdığı Propaganda ve sonrasında Rıza'nın Mühendisliği adlı kitaplarında açıkça şu korkunç gerçeği dile getirdi. Grup zihninin mekanizmalarını ve motivasyonlarını anlarsak kitleleri kendi irademiz doğrultusunda onlar farkında bile olmadan kontrol edebilir ve yönlendirebiliriz. İşte bu yaklaşımı ile Bernies vatandaşları tüketicilere dönüştürdü. Arabalar, kıyafetler ve yiyecekler artık birer ihtiyaç değil. Statü, özgüven ve aidiyet sembolleriydi. İnsanlar içsel boşluklarını eşyalarla doldurmaya programlandı. Ama insan durur mu? Sistemi daha da kusursuzlaştırmak istediler ve daha da karanlık bir süreç başladı. Ünlü davranış psikoloğu Frederick Skinner'ın edimsel koşullanma teorileri insan davranışlarının tıpkı bir laboratuvar faresi gibi ödül ve ceza mekanizmalarıyla şekillendirilebileceğini gösterdi. Frederi'ye göre insanlığın geleceği bireysel özgürlük veya onur gibi eski kavramları terk edip toplumun sistematik olarak çevresel uyaranlarla dizayn edilmesine bağlıydı. Frederik bu tezlerini ütopik ve tek parça gibi çalışan bir toplum hayal ederek üretmişti. Ama şer güçler bu psikolojik yönlendirmeyi kendi amaçları için kullanırlar ve nihayetinde tüm bu mühendislik çalışmaları meyvesini verdi ve devasa bir tüketim kültürü doğdu.
   Ancak bu sistemin sınırsızca genişleyebilmesi için ve sonraki nesillere aktarılabilmesi için aşılması gereken son bir kültürel bariyer kalmıştı. Çocukluk. Bu arada bunları bitti sanıyor olabilirsiniz ama bize üniversitede pazarlama derslerinde bu taktikleri öğretmeye devam ediyorlardı.
Yani hiç bitmedi ve bitmeyecekti. Ünlü medya ve kültür teorisyeni Neil Postman, 1982 tarihli Çocukluğun Yok Oluşu adlı kitabında bu kırılmayı muazzam bir şekilde analiz eder. Postman'a göre çocukluk biyolojik bir gerçeklikten ziyade matbaın icadıyla ortaya çıkmış sosyal bir kurgudur. Okuma yazma becerisi yetişkinlerin dünyası ile çocukların dünyası arasında bir set çekmişti. Yetişkin dünyasının sırları, şiddet, cinsellik, karmaşık, ahlaki sorunlar gibi kitapların şifreli dilinde saklıydı. Ve çocuklar bu dünyadan bir haber şekilde kendileri için kontrol altında tutulan daha naif bir gerçeklikte yaşıyorlardı. Ta ki televizyon ve ardından internet gelene kadar. Görsel medya bu bariyeri paramparça etti. Hiçbir bilişsel filtre veya okuma becerisi gerektirmeyen bu yeni medya, yetişkinlerin tüm karanlık sırlarını anında çocukların zihnine resmen boca etti. Postman'ın dediği gibi sırların olmadığı bir dünyada çocukluk da var olmaz. Şimdi bu tarihsel ve sosyolojik altyapıyı alın ve günümüzün dijital çağına, akıllı telefonların cebimize girdiği o kritik döneme 2010'lu yıllara getirin. Sosyal psikolog Jonathan Haydin Endişeli Nesil kitabında verilerle ispatlandığı üzere 2010'ların başından itibaren oyun temelli çocukluk yerini telefon temelli çocukluğa bıraktı. İşte bu metot sayesinde de Frederick Skinner'ın ütopik olarak hayal ettiği verimlilik için kontrollü şekilde yönlendirilen topluluk tam tersi distopik bir şekilde tüketim için beyni yıkanan genç nesillere evrilmeye başladı. Elinden telefonu düşürmeyen genç arkadaşım lütfen buraya dikkat et.
Algoritmalar beyninizdeki dopamin yani ödül döngülerini kasıtlı olarak hacklemek üzere tasarlanmıştır. Beynimizin evrimsel olarak hayatta kalmak için geliştirdiği mekanizmalar sonsuz kaydırma, otomatik oynatma ve bildirimlerle sürekli uyarılarak bir dopamin açığı yaratmaktadır.
İnsan beyninin özellikle karar verme, empati ve dürtü kontrolünden sorumlu olan prefrontual korteksi 20'li yaşların ortasına kadar gelişimini tamamlamaz.
Ancak sosyal medya ve teknoloji devleri tam da bu gelişmemiş savunmasız bölgeye kasıtlı olarak saldırır ve çocukları narsisizme, sürekli kıyaslamaya ve sanal bir tüketim çılgınlığına sürükler. Hani güvercini kafeslemek için önce annesini kafeslersiniz diye bir laf vardır ya işte ebeveynlerini kafeslemek için de çocuklarını kullanmaktan daha verimli bir yol olabilir mi sizce? Ayşe'nin oğlu şunu almış. Benimki de eksik kalmamalı mantığı. Sonuçta o annelerin ve babaların da beyinleri yıllardır yıkanıyor. Onlar da çoktan bu zincirin parçaları oldular bile. Çocukları çılgınlar gibi kurs üzerine kursa göndermeleri. Benim çocuğum asla kaybetmemeli, hep kazanmalı, hep başarılı olmalı yarışıyla hayatın gerçeklerinden kopuk ücreti karşılığında ayarlanmış sahte zaferler ile çocukları yetiştiriyorlar. Ve o çocuk gerçek hayattan ilk tokadı yediği saniyede çöküyor. Çünkü kaybetmeyi öğrenmemiş. O yüzden çocuklarınızı hayata hazırlarken kaybetmenin de normal bir şey olduğunu mutlaka öğretin. İşte ileride de o kontrol edilen çocuk da büyüdüğünde bu zincirin sonsuz parçası olarak yine yeni nesil köleler yetiştirmeye devam eder.
Aslında kusursuz bir iş planı. Tek sorun bu yaklaşımda insanı insan yerine değil kullanıp atılacak bir mendil yerine koymaları. Peki sonuç? Depresyon, ansiyete, kendisine zarar verme ve intihar oranlarında son 15 yılda yaşanan eşi benzeri görülmemiş dikey bir patlama. Çocuklar tıpkı Burnies'in 100 yıl önce hayal ettiği gibi kusursuz birer tüketiciye dönüştüler. Ama karşılığında ruhlarını, empati yeteneklerini ve gerçek dünyayla olan bağlarını kurban ettiler. Vay çakallar işte şimdi her şeyi anladım demeyin. En başta dediğim gibi bu çok ayaklı karanlık bir plan ve daha anlatmam gereken başka ayakları da var. Bir insanı sadece tüketim manyağı bir bireye dönüştürmek dünyayı kontrol etmek istiyorsanız yeterli bir olay değil. Sonuçta iki gün sonra ekonomi değişirse o dev kitleyi kaybedersiniz ve bunu kimse istemez. Yani o tayfadan kimse istemez. İşte bu yüzden onlar nereye iterse o yöne gidecek, sorgulamadan itaat [müzik] eden, seçmiş gibi gözüktüğünü sanan ama ona sunulanın dışındaki alternatifleri göremeyen bir toplum için atılması gereken birkaç adım daha var. Ve bunların en başında da içi boşa atılmış nesiller yetiştirmek var. Yani hiçbir değeri, hiçbir inancı ve hiçbir hedefi olmayan zombi bir nesil yetiştirmek. İnsanlık tarihini okurken olayların sadece ardı ardına gelen tesadüfler zinciri olduğuna inanmak rahatlatıcı. Çünkü kapana kısılmış hissetmenizi önler. Ancak gelin görün ki güç odaklarının ve elitlerin toplumları şekillendirme arzusu hiçbir zaman sır olmamıştır. Tüketim toplumunun inşası ve değerlerin erozyonu sürecinde karşımıza çıkan en haretli tartışmalardan biri bu değişimin doğal bir sosyolojik evrim mi yoksa planlı bir ideolojik yıkım mı olduğu konusu. Mesela olaya akademik çerçeveden bakarsak örnek olarak karşımıza Frankfurt okulu ve eleştirel teori çıkar. 1923 yılında Almanya'da kurulan ve daha sonra Nazi baskısıyla ABD'ye taşınan bu Marksist kökenli enstitü toplumun neden kapitalizme isyan etmediğini araştırmış. Max Skeimer, Theodor Adorno ve Herbert Marcus gibi düşünürler sorunun sadece ekonomik olmadığını, asıl kontrol mekanizmasının kültür olduğunu öne sürürler. Onlara göre kültür endüstrisi film, müzik ve medya aracılığıyla insanlara standartlaştırılmış sahte ihtiyaçlar pompalayarak onları uyuşturuyor ve sistemi eleştirmelerini engelliyordu. Frankfurt okulunun amacı insanları otoriterleşmeden yani aslında faşizmden kurtarmaktı. Ama gelin görün ki Amerika'ya gitmelerinden sonraki o her şeyi sorgulayın, baskıya aman vermeyin tarzı çalışmaları günümüz analizcilerine göre geleneksel otorite figürlerine, inanç sistemlerine ve aile yapısına karşı yıkıcı eleştirel bir hal almaya ve zamanla Batı akademisinde ve medyasında ana akım haline gelerek geleneksel değerlerin içini boşaltmaya başladı. Bu tarz fikirler her türlü kuralı ve sınırı baskıcı ilan ederken geriye hiçbir şeye inanmayan, sınır tanımayan, otoriteyi tanımayan ve dolayısıyla tüketim odaklı kapitalist aygıtın karşısında tamamen savunmasız kalan tek boyutlu insanlar bıraktı. Bu tabii ki işte tüm suçlu Frankfurt okulu ve onun ideolojisi demek değil. Bu işin vitrin kısmı sadece. Ya biraz abartı mı oldu diyenler için şunu diyeyim. Kurum bu tarz aile yapısına ve temel değerlere karşı sesini iyice yükselttiği dönemlerde onları kimler fonluyordu dersiniz. Amerikan Yahudi Komitesi ve Rockefeller Vakfı. Bin kez dedim. Yine diyeceğim bu dünyada tesadüf diye bir şey yoktur. İşin komplo iddialarına kayan ama içinde son derece düşündürücü parçalar barındıran kısmına bakalım. Bazı araştırmacılara örneğin Daniel Estulin gibi yazarlara göre İngiltere merkezi Tavistok insan ilişkileri Enstitüsü 20. yüzyıl boyunca batı dünyasında kitlesel beyin yıkama ve sosyal mühendislik operasyonları yürütmüştür. Bu iddialara göre 60'lı yılların uyuşturucu kültürü, rock müzik devrimi ve gençliğin aile kurumuna isyan etmesi doğal bir gençlik hareketi değil, toplumu geleneksel bağlarından koparıp dağıtmak için CIA ve Tavistok gibi kurumlar tarafından fonlanmış, tasarlanmış bir projeydi. Yani daha bilindik adı ile Böl ve yönetti. Bu arada küçük bir dipnot daha. Tavistokun en büyük özel sermaye fonlayıcısı yine Rakıfeller ailesidir. Çok ilginç bir tesadüf daha değil mi? Şimdi bu yaklaşımı makro ve mikro olarak ele alın. Bir devleti yıkmak için önce aileyi yıkmak gerekir. Bunlar hep binlerce yıllık kontrol taktikleridir ve bir insanı tüm değerlerinden koparıp bölerseniz de geriye şu hareketle yıkacağınız birisi kalır. Şimdi tüm bu bilgilerden sonra elimizde somut bir gerçek var. Eğer aileyi, ulusal aidiyeti ve inancı ortadan kaldırırsanız ki burada bahsettiğim sadece ilahi bir inanç değil. Geleceğe [müzik] inanç, arkadaşlığa, adalete, tüm bunlara karşı duyduğumuz inançtan bahsediyorum. Geriye kalan boşluğu devasa şirketlerin
logoları, popüler kültür ikonları ve sentetik hazlarla çok kolay doldurabilirsiniz.
...
Okuyun ki bu sistem nasıl kuruldu görün ve sistemi bu sayede kendi çıkarınız için kullanın. Onun esiri olmayın. Mutluluk ve umut her daim sizinle olsun. Kendinize iyi bakın.
Habere ifade bırak !
Habere Ek Video
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve karacabeyhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.