Her nesil, bir önceki neslin aynasıdır. Bugün gençlerimizi konuşurken aslında biraz da kendimizi konuşuyoruz. Onların düştüğü boşlukları, kaybettikleri yönleri, kuramadıkları hayalleri anlatırken, farkında olmadan kendi ihmallerimizin de muhasebesini yapıyoruz.
Bu yüzden kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Gençlere geç mi kaldık?
Bir çocuk dünyaya gözlerini açtığında tertemiz bir sayfadır. O sayfaya ilk cümleleri anne ve baba yazar. Sonra öğretmenler, arkadaşlar, çevre ve hayat kalemi yazmaya devam eder.. Eğer biz o sayfayı sevgiyle, ilgiyle, merhametle ve manevi değerlerle doldurmazsak, mutlaka birileri kendi hikâyesini yazmaya başlar.
Hayat boşluk kabul etmez.
Boş bırakılan gönüller, ihmal edilen zihinler ve sahipsiz bırakılan gençlik, mutlaka kendisini çağıran başka seslerin peşinden gider. Çünkü insan, yaratılışı gereği ait olmak ister; anlaşılmak ister; değer görmek ister. Kalbine dokunan kim olursa, onun peşinden gider.
Bugün gençlerimizi kuşatan tehlikeler artık yalnızca sokaklarda dolaşmıyor. Bir telefon ekranından, birkaç saniyelik videodan, görünüşte masum ama derinlikte kişilik kaybına yol açan fikirlerle sessizce hayatlarına giriyor. Sapkın ideolojiler, tüketim kültürü, dijital bağımlılık ve haz odaklı yaşam anlayışı; gençlerimizi sabırdan, emekten ve mana arayışından uzaklaştırıyor.
Belki de en büyük kırılma burada yaşanıyor.
Eskiden çocuklar büyüyünce "Bir meslek sahibi olup insanlara faydalı olayım." diye hayal kurardı. Bugün ise birçok genç, emek vermeden zengin olmanın, kısa yoldan şöhret kazanmanın ve zahmetsiz yaşamanın peşinde koşuyor. Sosyal mecralar, başarıyı alın teriyle değil; görünür olmakla ölçüyor. Oysa insanın gerçek bereketi, emeğiyle kazandığı lokmada saklıdır.
Daha acı olan ise mutluluğun yanlış adreslerde aranmasıdır.
Makam yükseldikçe huzurun da artacağı, Para çoğaldıkça yalnızlığın biteceği,Şöhreti arttıkça insanın eksikliklerinin tamamlanacağı düşünülüyor. Oysa modern dünyanın en büyük hazinesi tam da burada saklıdır: Her şeye sahip olduğu hâlde huzuru bulamayan ademoğlu...
Çünkü insanın en derin ihtiyacı, cebini doldurmak değil; kalbini doyurmaktır.
Kalbi boş kalan insan ise mutlaka sığınılacak bir liman arar.
İşte tam da bu noktada kendimize dönüp bakmalıyız.
Biz gençlerimize hangi limanı gösterdik?
Onların sorularını gerçekten dinledik mi?
Yoksa onları sadece hata yaptıklarında mı hatırladık?
İhanet mi ihmal mi?
Yakın tarihimiz bize ağır bedeller ödeten dersler verdi. Özellikle 15 Temmuz, yalnızca bir ihanet gecesi değil; gençliğin ihmal edilmesinin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösteren acı bir tecrübeydi. O gece bir gerçeği bütün açıklığıyla gördük: Bizim boş bıraktığımız yerleri mutlaka başkaları dolduruyor. Eğer biz gençlerimizin gönlüne giremezsek, bir başkası giriyor. Eğer biz onların aklına ve vicdanına hitap edemezsek, bir başkası hitap ediyor.
Bu hakikati görmezden gelmek, aynı hataları yeniden yaşamaya davetiye çıkarmaktır.
Artık gençlere uzaktan bakan değil, yanlarında yürüyen bir anlayışa ihtiyacımız var. Onları yargılayan değil, anlayan; nasihat eden değil, önce dinleyen; korkutan değil, umut veren olmamız gerekiyor.
Çünkü gençlik sadece geleceğimiz değil. Gençlik, bugün elimizde taşıdığımız en büyük emanettir.
Bir gencin omzuna dokunmak, bazen bir ömrün yönünü değiştirebilir. Samimiyetle edilen bir sohbet, yıllarca süren bir yalnızlığı bitirebilir. Zamanında uzatılan bir el, belki de hayatın en önemli dönüm noktası olabilir.
Belki de asıl mesele şudur:
Biz, gençlerimizin neresindeyiz?
Onların hayatına ne kadar dokunabiliyoruz?
Çünkü gençler kaybolmadan önce yalnızlaşırlar. Yalnızlaşmadan önce anlaşılmamış hissederler. Anlaşılmadıklarını düşündüklerinde ise kendilerini kabul edecek başka gözler ararlar.
Henüz geç kalmış sayılmayız.
Yeter ki çocuklarımız büyümeden yanlarında olalım.
Yeter ki gençlerimizi dinlemeyi öğrenelim.
Yeter ki gönüllerine ulaşacak yolları bulalım.
Çünkü bir milletin geleceği, yetiştirdiği gençlerin omuzlarında yükselir; o omuzlara yüklediği değerler kadar ayakta kalır.
Ve belki de bugün hepimizin aynı soruyu kendine sormasının vakti gelmiştir:
Gençlere gerçekten geç mi kaldık, yoksa hâlâ bir umut var mı?
